top of page

ANADOLU'NUN BİZE NUH PEYGAMBERDEN EMANETLERİ: KELAYNAK KUŞLARI


''Hz Nuh'un, tufan sırasında gemisine bolluk ve bereket timsali olarak Kelaynaklardan bir çift aldığı rivayet edilir. Tufanın sonunda barış için bir güvercin, yeniçağ için bir kırlangıç ve bereket için ise bir Kelaynak salınır. Bu nedenle Kelaynak, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde bereketin sembolüdür.''

http://www.turktarim.gov.tr




Değerli Dostlar,


Aslında başlığa bakınca bugünkü yazımız kelaynak kuşlarıyla ilgili gibi ama tam olarak değil.


Aslında Ademoğlu'nun asıl eviyle ilgili.


Yani bedeniyle, yani doğayla.


Bütün kutsal kitaplarda insanın yaratılışı bizi toprakla suya götürür.

Aslına bakarsak bedenlerimiz de ruhumuzun bu dünyada giydiği elbiselerdir.


Gün geldi, topraktan ve sudan oluşan elbisemizi beğenmez olduk.


Tıpkı doğa evimizi beğenmez olduğumuz gibi.


Elimizdekinin kıymetini unutarak yeni pırıltılı göz alıcı elbiseler aradık kendimize.

Ne mi yaptık?

Bedenlerimizin dışını süsledik hep.

Türlü çeşitli elbiselerle, takılarla, altınla, gümüşle, tenimizin rengi soluk geldi boyadık.

Saçımızın gözümüzün rengini beğenmedik değiştirdik, estetik müdahaleler vs. hikayenin geri kalanını hepimiz biliyoruz.

Asıl konumuz bu da değil. Herkesin bedeni kendine ait, istediğini yapar değil mi?

Tabi ki öyle.

Ancak orada durmadık.


Doğa evlerimizi de beğenmez olduk.

Gece sabahlara kadar ışıldayan şehirler kurduk.

Camdan ve çelikten içi sıcak ama ruhu soğuk binalar yaptık.

İçlerini de sentetik eşyalarla doldurduk.

Sıcak, güvenli, konforlu evlere alıştık ve özümüzü unuttuk.


Bedenlerimizin topraktan olduğunu nereden geldiğimizi ve nereye gideceğimizi hiç düşünmek istemedik.

Oysa ki her su sıkıntısı çektiğimizde, her kirli hava soluduğumuzda, her ağaç kestiğimizde,

aslında değil hücrelerimizi, organlarımızı kaybettiğimizi maalesef anlayamadık.


Nasıl ki insanları kendimizden ayrı gördük, canlı cansız tüm alemleri bitkileri hayvanları, akarsuları,

dereleri, dağları ve ormanları hep kendimizden ayrı gördük.

Nehirlere setler çektik, yönlerini değiştirdik, dağlara tüneller açtık, deniz kıyılarını toprakla doldurduk ve devam ediyoruz.

Zannediyoruz ki bir başkasının evidir, bir başkasının bedenidir.


Hepimiz mi?

Maalesef çoğumuz.

Çok şükür ki hepimiz değil.

Bazıları var ki yaşamlarını anlamakta zorlanıyoruz.

Bize normal gelmiyor hatta takıntılı diyoruz onlara.

Az önce mesajlaştığım Mustafa Bey gibi mesela Nam-ı diğer KELAYNAKÇI MUSTAFA...


Memleketi Şanlıurfa Birecik olanlar onu iyi tanır.

Yakın zamanda Güneydoğu gezisi yapmış olanlar da hatırlarlar.

Birecik'teki kelaynak koruma istasyonu için ve kelaynakların soyunun devam edebilmesi için yıllardır koşturur, anlatır haberlere konu olması için duyarlık oluşması için emek verir.


Aslında hepimiz aşinayız soyu tükenmekte olan kelaynak kuşlarının hikayesine.

Ancak bu aşinalığın sebebini pek de merak etmeyiz.


Ekranları ve sosyal medyayı incir çekirdeğini doldurmayan dedikodular, cinayet haberleri, şiddet görüntüleri doldurmuşken birileri sabırla ve inatla koşturur.

Niye mi?

Nesli tükenmekte olan kelaynak kuşları için ya da Van gölündeki inci kefalleri için, Karadeniz'deki çengel boynuzlu yabani dağ keçileri için vs saymakla bitmez.


Biz ne deriz peki karda kışta, yağmurda çamurda, sıcağın alnında evini barkını, çoluğunu çocuğunu dahi bırakıp doğa için koşturan bu insanlara?


Dünyada bunca derdimiz varken ( ev, bark, iş, güç, geçim vs.) Pek de akıllıca bulmayız bu çabayı.


Neden?


Nedenini söyleyeyim.


Kendimizi ayrı gördüğümüzden.

Cehaletle kibir karışıktır aslında burada.

Tüm canlı ve cansız alemleri birbirine bağlayan mekanizmayı bilmemekliğimiz cahilliğe,

kendimizi her keslerden ve her şeylerden yüksekte görmemiz de kibrimize karşılık gelir.


Durup düşünmeye de zahmet etmeyiz.

Çünkü vaktimiz yoktur bunları düşünmeye.

Vaktimizin çoğunu da nelere ayırdığımızı sizin kavrayışınıza bırakıyorum.


Neyse ki arada Kelaynakçı Mustafa Abi gibi bazı takıntılı insanlar çıkar ve buna benzer bir konuyu

gündemlerine alır ve bunun için gecelerini gündüzlerine katarlar.


Neden mi?

Onlar bilirler ki bir türün soyu tükenmeye yüz tuttuğunda bizim soyumuz tükenmektedir.

Akarsuların damarlarımız, ormanların ciğerlerimiz , denizlerin kanımız olduğunu bilirler.

Bilirler ki binlerce senedir, kelaynak kuşları bereketin simgesidir, hikayeleri Nuh Aleyhisselam'dan

gelir.


Kısacası bu tip insan yani olması gereken insan, kendisini doğadan ayrı görmeyen, her canlıyı ve cansızı, tüm alemleri sistemin içinde kardeş gören insan hisseder ve bu hissettiği için de yeri gelir ömrünü adar.

Hayatın anlamını ve canlı ya da cansız yaratılan her varlığın özünde ne taşıdığını bilir.

Buna göre yaşar. Bunu önceye alır yaşamında. Görev bilir, namus bilir, inanç bilir.


Aslında Anadolu'yu binlerce senedir Anadolu yapan İnsana, hayvanlara,

bitkilere, dağlara, ormanlara, nehirlere verilen bu değerdir.


Bu idrak aslında bizim dinimizde, örfümüzde, geleneğimizde, kültürümüzde, lisanımızda günümüze taşınmıştır.

Ancak durup düşünmeye zamanımız olmadığından işitmeyiz görmeyiz.

Kimisi de soyu tükenmekte olan hayvanlar, kirlenen nehirler, yok olan ormanlar için gece gündüz çalışır.


Bu yazı da onlara bir saygı yazısı olsun.

Bize de feyz kapısı olsun.


En kısa zamanda başımıza geleni ya da gelecekleri idrak edebilmemiz dileğiyle...


Bugün duyduğum şu deyişle de bitireyim yazıyı :


BİR OT BİTTİ,

O DA BANA YETTİ.


Yetmedi diyenler, sarı çiçekle dertleşen Derviş Yunus'a baksa kâfidir.


Vesselam...





27 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
Post: Blog2_Post
bottom of page